Simon de Beauvoir

simone-de-beauvoir-kimdir.jpg

Simone De Beauvoir (1908–1986), denemeleri, kısa öyküleri, otobiyografik yazıları ve romanları yüzyılımızda feminist düşüncenin gelişiminde önemli bir başlangıç noktası oluşturmuş olan çağdaş Fransız kadın düşünürdür.​
Hemen hemen bütün yaşamı boyunca birlikte olduğu Jean-Paul Sartre (1905–1980)'ın etkisi dolayısıyla, düşünceleri varoluşçu bir çerçeve içinde ve belli bir özgürlük anlayışına bağlı olarak oldukça bireyselci bir temele dayanan Beauvoir'a göre, özgürlük asla ve asla insana Tanrı tarafından verilmiş bir şey değildir. Tam tersine, özgürlük, insanın uğruna her gün yeniden savaşmak zorunda olduğu bir imkân, onun kendisini sürekli olarak yeniden yaratması için bir fırsattır. Özgürlüğü başlangıçta olabildiğince bireyselci bir açjdan yorumlayan ve bu bağlamda ötekilerini, insanın kendi plânına göre eylemesinden başka hiçbir şey olmayan özgürlüğün önündeki bir engel olarak gören Beauvoir, savaş deneyimlerinin ardından ötekinin özgürlüğünü insan için bir tehdit olarak değil, fakat kişinin kendi özgürlüğünü gerçekleştirmesinin zorunlu bir koşulu olarak değerlendirmeye başlamıştır. Buradan hiç kuşku yok ki, her insanın başka insanların özgürlüğü için kaygılanmak gibi ahlâkî bir ödevi olduğu sonucundan başka, kadının toplumsal durumu ve onun erkek cinsiyle olan ilişkileri bağlamında önemli sonuçlar çıkar.​
Özgürlüğün temel koşulu eylem, kişinin kendi plânlarına göre eylemesi, gelecek için amaçlar saptayarak, bunu şimdide dışlaştırması ise eğer, Beauvoir'a göre bu, geleneksel kadın rolü içinde gerçekleşmemektedir. Bundan dolayı, onun gözünde kadın özerk değil, görelidir. Başka bir deyişle, kadınların kendilerini erkek olmadan düşünemediklerini ve düşünülmediklerini öne süren Beauvoir'a göre, erkeğin özne ve mutlak olduğu yerde, kadin yalnızca erkeğin eksik ötekisidir. Öteki de, kendi bağımsız özüne sahip bir şey olarak görülemez.​
O, eskiden beri varolan bu durumu, kadının biyolojik analık göreviyle geride tutulmasına, erkeğin dışarıya gitmesine ve kendisini "homo faber" olarak gerçekleştirmesine izin verilirken, onun içsel olanın bekçisi yapılmasına bağlar. Beauvoir, erkeğin egemenliğinin, sıklıkla iddia edildiği üzere, onun bedensel gücünün bir sonucu olmaktan ziyade, eylemde bulunan özne olmasının bir sonucu olduğunu düşünür. Fakat erkek, sadece ve sadece eylem yapmayan nesne sayesinde, ve kadına göre, başka bir deyişle, dışlaşma ve içselleşme ilişkisinden dolayı, ve kendisinin ötekisine göre böyle olabilir. Beauvoir'a göre, kadınların verilmiş olan bu durumu kabul etmemeleri gerekir. Zira ona göre, kadına toplumsal örf, âdet ve kurumlar tarafından yüklenen bu ikincil rol, biyolojik, ekonomik ve psikolojik yazgının yüklediği bir rol değildir. Yani, Beauvoir dünyaya kadın gelinmediğini, ama kadın olunduğunu söyler.​
Hayatı
9 Ocak 1908'de Paris'te, tiyatro ve edebiyat sevgisinden dolayı bir aktör olmak istemesine karşın hukuk eğitimi gören, aristokrat kökeninden dolayı tutucu bir kişiliğe sahip George Bertrand de Beauvoir ile, yine aristokrat kökenli ailesinden gelen tutuculuğunun yanında, aynı zamanda ağır kanlı ve içine kapalı bir kişiliğe sahip olan Françoise Bressaur'un ilk kız çocukları olarak dünyaya gelmiştir. Annenin burjuva kökenli ve inançlı olması aynı zamanda, en büyük kızı olarak Beauvoir ile arasındaki ciddî çatışmanın nedenini oluşturmuştur.​
De Beauvoir yaşına göre daha olgun gösteren ve entelektüel bakımdan zekî ve yetenekli bir çocuktu. Entelektüel yaşamında, keskin zekâsı ve kendi bağımsız çabalarına ek olarak, babası tarafından da erken yaşlardan itibaren klâsik edebiyat eserlerini okuması yönünde özendirilip desteklenmiştir. Babasının, de Beauvoir'ın entelektüel gelişimi konusundaki çabaları, başarısızlığını da tescil edercesine, ancak de Beauvoir'ın gelecekteki meslek kariyerinin başlangıcı sayılabilecek yetişkinlik dönemine kadar sürdü. Zira de Beauvoir, bir anne ve bir ev hanımı olarak yaşamak yerine, hep bir yazar ve öğretmen olarak yaşamak istiyor ve çalışmalarını bu yönde sürdürüyordu.​
De Beauvoir on yedi yaşına kadar Katolik bir kız okulu olan Institut Adeline Desir'de okumuştur. Burada, 1929 yılındaki menenjit hastalığından ölümüne kadar içten ve dostça bir arkadaşlık yaşadığı Elizabeth Mabille (Zaza) ile tanışır. De Beauvoir Zaza'nın arkadaşlığını ve ölümünü ömrü boyunca unutamadığından, sık sık onun kendi yaşamı ve kadına ilişkin görüşleri üzerindeki etkilerinden söz ederdi.​
O aldığı eğitim ile anne terbiyesinin bir sonucu olarak dindar bir çocukluk yaşamasına karşın, on dört yaşına geldiğinde, imanı bağlamında yaşadığı bir içsel çatışmadan sonra Tanrı'nın olmadığı sonucuna vardı ve ömrünün sonuna kadar bir ateist olarak yaşadı. Bu kararını felsefe öğrenme ve öğretme kararı izledi. Yaşamında yalnızca bir kez, kuzeni olan Jacques Champigneulle ile evlenmeyi düşündü, ancak bu evlilik gerçekleşmediği gibi, bir daha evlilik fikrini aklına bile getirmedi. Evlenme fikrini tümden unutup, entelektüel bir yaşam yaşamaya karar verdi.​
1925'te matematik ve felsefe eğitimi aldığı okulu tamamladıktan sonra, 1926'da Katolik Enstitüsü'nden matematik ve Sainte-Marie Enstitüsü'nden de dil ve edebiyat eğitimi görüp, Fransız ve Latin edebiyah sertifikası aldı ve nihayet 1927'de felsefe çalışmaya başladı. De Beauvoir felsefe eğitimi sırasında 1927'de Felsefe Tarihi, Genel Felsefe, Yunanca ve Mantık sertifikaları, 1928'de de Etik, Sosyoloji ve Psikoloji sertifikaları aldı. Leibniz üzerine bir bitirme tezi ile birlikte bir lisede, kendileriyle felsefî diyalogunu daha sonra da sürdürdüğü Merleau-Ponty ve Claude LeviStrauss ile birlikte dersler verdi.​
1929'da, hepsi Ecole Normale Superieure'ün kayıtlı öğrencileri ve en iyi sınıflarda hazırlanmış olan Paul Nizan, Jean Hyppolite ve Jean-Paul Sartre ile birlikte girdiği bir sınavda, aynı sınava ikinci girişi olan Sartre'ın arkasından ikinci oldu. De Beauvoir yirmi bir yaşına geldiğinde, felsefe yeterlilik sınavını geçen en genç öğrenci ve dolayısıyla Fransa'daki en genç felsefe öğretmeni olmuştu.​
Ecole Normale'de, arkadaş çevresiyle birlikte dikkatleri üzerine çeken bir elit grup oluşturmuş olan Sartre ile tanıştı. Bu arkadaş çevresine katıldıktan sonradır ki, Sartre ile olan ilişkisi özellikle, agregation sınavlarının halka açık sözel bölümleri için yaptıkları yorucu hazırlık çalışmaları sırasında daha da gelişti. De Beauvoir, Sartre'ın kendisi açısından taşıdığı entelektüel değeri, ilk kez bu çalışmalar sırasında fark etmiştir. Daha sonraki yaşamlarında, birbirlerinin olası başka duygusal yaşantılarına müdahale etmeksizin, "gerçek" aşıklar olarak kaldılar. Hiç evlenmemiş (1931 yılında Sartre evlilik teklifinde bulunmuş olsa da), çocuk sahibi olmamış ve hatta aynı evde yaşamamış olmalarına karşın, Sartre'ın 1980'deki ölümüne kadar, entelektüel ve romantik ortaklar olarak yaşadılar.​
1931'de de Beauvoir Marseilles'da bir liseye, Sartre ise Le Havre'da bir liseye felsefe öğretmeni olarak atandılar. De Beauvoir 1932'de, Jeanne d'Arc Lisesi'nde ileri edebiyat ve felsefe sınıflarına ders vermek üzere Rouen'a taşındı. Burada kadının toplum içindeki konumu ve etkisizliğine dair açık ve sert eleştirilerinden dolayı uyarı aldı. 1940'ta Nazilerin Paris'i işgal etmesi üzerine, 1941'de Naziler tarafından öğretmenlik görevinden alındı. İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa üzerindeki etkilerinin sonucu olarak de Beauvoir, entelektüellerin içinde yaşadıkları çağa ilişkin sosyal ve politik sorumluluklarına dair Araştırmalarına başladı.​
1943'te kız öğrencilerinden birisinin şikayeti üzerine öğretmenlik görevinden tekrar alınmasından sonra bir daha öğretmenliğe dönmedi. Sınıf ortamını sevmesine karşın, küçüklüğünden beri hep bir yazar olmak istemişti. Daha çok kadınlara ilişkin öykülerini topladığı Quand prime le spirituel kitabı, ilk kez yayımlandığı yıl olan 1979'a kadar pek çok yayıncı tarafından geri çevrildi. Ancak bu arada, kendisinin, öğrencisi Olga Kosakievics ve Sartre ile olan ortak ilişkilerinden esinlenerek 1935-1937 yılları arasında yazdığı ve 1943'te yayımlanmış olan L'Invitee romanı (ki bu romanın el yazmalarını Sarte, Varlık ve Hiçlik'i yazmaya başladığı sıralarda okumuştur), onun toplum tarafından kabul edilmesini sağlamıştır. Bunun dışında de Beauvoir 1941-43 arasında, Fransız Direnişi'nin en önemli varoluşçu romanlarından birisi olan Le Sang des Autres'i yazmıştır. İlk felsefe çalışmasını ise, 1943 yılında Pyrrhus et Cineas adıyla etik alanında yazmıştır. Bunların dışında yine aynı dönemde, Tous Les Homines sont Mortels adlı romanı ile, Les Bouches Inutiles (1944) başlıklı oyununu kaleme almıştır.​
Direniş hareketine başlangıçta aktif olarak katılmamış da olsa, de Beauvoir'ın politik hareketlerdeki etkinliği, 1930 ve 1940'11 yıllar boyunca giderek artan bir ivme kazanmıştır. Sartre, Merleau-Ponty, Raymond Aron ve diğer entelektüellerle birlikte 1945'te, solda yer almakla birlikte çok politik olmayan Les Tempes Modernes dergisinin kuruluşuna, gerek editörlük biriminde, gerekse "Ahlâkî İdealizm ve Politik Realizm", "Egsiztansiyalizm ve Popüler Bilgelik", "Bir Göz için Göz" gibi yazılarıyla katkılarda bulunmuştur. Yine, 1946'da, bir edebiyat felsefesi yöntemi öneren "Edebiyat ve Metafizik" başlıklı makalesini yazdı. Derginin de ortaya çıkması, kendisinin (daha çok Marx okumaları ve Rusya'nın temsil ettiği politik ideallerden etkilenmesi yoluyla) zaten sahip olduğu sol eğilimle birlikte, komünizm ile olan sorunlu ilişkisini daha da renklendirdi. Nitekim, 1954'te yayımlanmış olan The Mandarins adlı romanının temasını da, derginin kendisi ve entelektüellerin politik tutumları oluşturmuştur.​
Yazılarının 1948'de Les Temps Modernes'de yayımlanmaya başlamasından sonra Beauvoir, 1949'da, kadınların gördüğü baskıya dair araştırmalarını iki cilt halinde Le Deuxieme Sexe [İkinci Cinsiyet] adıyla yayımladı. Bu çalışmasını yayımlamazdan önce kendisini asla bir "feminist" olarak tanımlamamasına karşın, Le Deuxieme Sexe onu, yaşamının geri kalan döneminde tam bir feminist yaptı. Bu çalışması, bir taraftan feministler ve entelektüeller tarafından el üstünde tutulurken, diğer taraftan hem sol hem sağ politik çevreler tarafından acımasızca eleştirilen en tartışmalı kitabı olmuştur. Feminist hareketin çok yaygın ve etkin olduğu 1970'li yıllar, de Beauvoir'ın da gösterilere katıldığı, kadının toplum içindeki konumu üzerine yazılar yazıp konferanslar verdiği, kadınlar için çeşitli haklar talep eden bildirilere imzalar attığı yıllar olmuştur. Beauvoir 1970'te, kadınların kürtaj haklarını dile getiren manifestoyu imzalayarak Fransız Kadınlarının Özgürlük Hareketi'ne katkıda bulunmaktan başka, 1973'te, Les Temps Modernes de bir kadın biriminin kurulmasına öncülük etmiştir.​
1940'lı yıllarda Sartre ile birlikte Paris'in sosyal yaşamının keyfini çıkarırlarken bir süre sonra kendilerini, çevrede "Aile" olarak adlandırılan yakın arkadaş grubunun arasında buldular. Ancak ünlü olduğu bu yıllarda da Beauvoir, yabancı ülkelere seyahat tutkusundan vazgeçmedi ve 1947'de bir dizi konferans vermek üzere Amerika'ya, 1955'te de komünist Çin'e seyahatlerde bulundu. Bu seyahatlerinin sonuçlarını 1948'de L'Amerique an Jour te Jour'da ve 1957'de La Longue Marche'te yayımlamıştır.​
İkinci çalışması daha çok, felsefe yazıları ve yaptığı görüşmelerden oluşuyordu. Kitap, yalnızca de Beauvoir'ın feminist hareket içindeki etkinlikleri ile değil, fakat aynı zamanda dört cilt halinde yayımlanan otobiyografisi ve Fransa-Cezayir savaşı ve savaş sırasında Fransızların Cezayirlilere uyguladığı işkencelerle ilgili politik suçlamalarıyla da tanındı.​
Sartre'ın 1980'deki ölümünden sonra de Beauvoir, Sylvie le Bon'u varisi olarak atadı ve 14 Nisan 1986 yılında akciğer kanserinden öldü.​
Etik Görüşü: Pyrrhus ve Cineas
Yaşamının büyük bir bölümünde de Beauvoir, kişinin kendisine, başkalarına ya da kurumlara karşı ahlâkî sorumluklarının ne olduğu ya da olması gerektiği sorunu ile ilgilenmiştir. İlk çalışmalarından olan Pyrrhus et Cineas'ta ahlâkî sorumluluk sorununa, uzun zaman önce Sartre'ın da denediği biçimde varoluşçu bir açıdan yaklaşır. İkinci Dünya Savaşı'nın karanlığından bir çıkış yolu arayan Fransa'da olumlu tepkiler alan bu kitap, antik Epire kralı olan Pyrrhus ile başdanışmanı Cineas arasındaki savaş sorununa ilişkin bir diyalog ile başlar. Pyrrhus Cineas'a hangi ülkeyi fethedeceğini sorduğu her defasında Cineas kendisine, fetihten sonra ne yapacağını sorar. Sonunda Pyrrhus, tüm plânlarının başarıya ulaşmasından sonra dinlenmeye çekileceğini söyleyince Cineas, "Niçin hemen dinlenmeye çekilmiyorsun?" diye sorar. Soruşturma bu çerçevede savaşın motivleri ve savaşın varoluşsal boyutlarına ilişkin bir çerçeveye girer.​
Bu eser, genç de Beauvoir'ın Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'i ile yakın diyalogu içinde yazılmıştır. Nesnel bir dünyaya eklemlenmiş bireysel özgürlük çerçevesi, Sartre'ın kendindevarlık ile kendisi-için-varlık arasındaki çatışma anlayışına yakın bir temadır. De Beauvoir'ın, özgür özneye ilişkin çözümlemesinin Sartre'dan farkı, dünyadaki diğer özgür öznelere de ahlâkî sorumluluk çerçevesi içinde yer vermesidir. Buna göre dış dünya bize genetlikle, ezici ve nesnel bir gerçeklik olarak görünse de, diğer taraftan öteki olan da, bizim asil özgürlüğümüz olarak ortaya çıkar. Bir Tanrı'nın olmaması durumunda ahlâklılığın teminatı, bireyin ahlâkî eylemi üzerinden başkalarıyla bir bağ kurmak üzere varolmasıdır. Bu bağ ise, kendi bireyselliğimizin özgürlüğünü cesaretlendirmenin yanında, dünyaya, kendi özgürlüğümüzü ifade edecek biçimde aktif bir yönelimi gerektirir. İnsan olmak, kendi doğal aşkınlığımız ile verili dünyadan kopmayı içerdiğinden, pasif olmak, Sartre'ın deyişiyle kötü niyetliliktir.​
Aşkınlık, özgürlük ve oluş gibi Sartrecı motifleri de kullanmasına karşın, de Beauvoir, soruşturmasını farklı bir boyuta taşır. Sartre gibi o da insanın öznelliğinin esas itibarıyla, doğal eylemleri aracılığıyla verili olandan bağını kopardığı bir hiçlikten başka bir şey olmadığına inanır. Bu anlamda verili olandan bağını koparma davranışı aşkınlık olarak adlandırılır. Sartre gibi de Beauvoir da, insan varlığının değişmez biçimde, içine fırlatıldığı olgusal durumları (kültürel, tarihsel, kişisel, vb.) aşan eylemlere yönelmiş olduğuna inanır. Kendi fikirlerinin ve el yazmalarının pek çoğu Sartre ile olan felsefî diyaloglarında ortaya çıkmış olsa da, Beauvoir'ın Pyrrhus et Cineas'takl amacı, Sartre'ınkinden farklılık gösterir. En önemlisi o, Pyrrhus et Cineas'ta, Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'te yalnızca değindiği bir proje olan bir etik geliştirir. Bundan başka de Beauvoir (kendi gözünden benim de bir nesne olduğum) ötekiyi, Sartre'a göre kendi özgürlüğüme bir tehdit olarak görmek yerine, onsuz özgür olamayacağım, özgürlüğümün zorunlu ekseni olarak görür. Bir varoluşçu etik kurmak amacıyla Beauvoir, Sartre'ın ilk eserlerinde yer almayan baskı sorununu da tartışır.​
Pyrrhus et Chıeas, yalnızca Sartre'dan temalarla değil, onun yanında Hegel'den, Heidegger'den, Spinoza'dan, Voltaire'den, Nietzsche'den ve Kierkegaard'dan da temalar içeren bir çalışmadır. Ancak de Beauvoir bu filozofların hayranı olduğu kadar, onları eleştirmekten de geri durmaz. Örneğin Hegel'i, bitimsiz Mutlak peşinde bireyi feda ettiği ahlâkî olmayan bir ilerleme idesine beslediği inançtan dolayı eleştirir. Heidegger'i de, kendileri, bizzat yaşamın amaçları olmaktan başka, ölüme-yönelmişlikleri zorunluluk olmayan eylemlerin gerekliliği fikrine zarar veren ölüme-yönelmişliğe yaptığı vurgu nedeniyle eleştirir.​
De Beauvoir, kişinin kendisini aşmasının, kaynağı kendi dışında olan hakikat ya da anlam arayışlarına dayanmak yerine, belirli değerler yüklediği kendi hedeflerini hayata geçirmeye yönelik İnsanî projeleri yoluyla gerçekleştirilebileceğine vurgu yapar. Dolayısıyla hedef, öznenin kendisinin seçmiş olduğu, edilgen ve mutlak dışsal değere dayalı eylemden uzaklaşmasından başka bir şey değildir. Bunun yerine eylemin amacı, kendisini, gerçekleştirmeye değer bir amaç olarak sunan özgürlükle bir hedef olarak belirlenir. De Beauvoir, mutlak seçim özgürlüğüne olan inancını ve böyle bir özgürlüğün gerektirdiği sorumluluğu, kişinin eyleminin dışarıdan bir kurum, bir otorite ya da bir kişi tarafından belirlenmek yerine, doğrudan kendi irâdesinden kaynaklanması gerektiğini vurgulayarak ortaya koyar. Nitekim o, kişinin, özgürlüğünden değişmez bir neden adına feragat etmesini isteyen Hegelci mutlaklık anlayışı ile Hıristiyanlığın Tanrı, insanlık ve yurt ve gibi anlayışlarını şiddetle eleştirir. Özgürlüğü yadsıyan ya da özgürlükten feragat edilmesini gerektiren her d ünya-görüşü, bireyin varoluşsal önemini çarpıtarak tahrip eder. Ancak bu, insanların birbirlerine yakın olmamaları ya da bilimsel gelişmelerin ilgisiz bir solipsizm adına terk edilmesi anlamına da gelmez, tam aksine, bu tür çabaların neredeyse zorunlulukla kendilerini ortaya çıkaran bireysel varoluşlar adına olması gerektiğini vurgular. Ayrıca insanlar, çeşitli türden nedenselliklere sürüklenmek yerine, bilinçli ve aktif biçimde onlara katılmayı seçmelidirler.​
Bu çalışmasında Beauvoir, özgürlük ve seçme bilinci ile çokça ilgilendiğinden, kölelik, efendilik, tiranlık ve sadakat gibi ilişkilere, her ne kadar bunlar eşitsizlik yaratan ilişki biçimleri olsalar da, kitabında çokça yer verir. Bu tür ilişkilerdeki güç eşitsizliğine karşın o, başkaları için ya da başkalarına karşın hiçbir şey yapamayacağımızı, yani her birey yalnızca kendisinden sorumlu olabileceğinden, başkalarının yerine herhangi bir şey yapamayacağımızı ileri sürer. Ancak insan diğer taraftan da ahlâkî olarak başkalarına zarar vermekten men edilmiştir. Hatta varoluşçu felsefenin problemlerinden biri de, başkalarına yardım konusunda tarafsız kalmakla, en azından sessiz kalma arasında bir tercih yapılip yapılamayacağı sorunsalıdır. Bu probleme göre özgürlük, adeta kaçınılmazdır.​
Dahası Beauvoir, başkalarının özgürlüğünü cesaretlendirmekten kaçınırken, onların ahlâkî taleplerine karşı da davranmış olduğumuzu öne sürer. Eylemlerimiz ötekiler olmaksızın yararsız ve saçma kalacaklardır. Ancak kendileri de özgür olan ötekiler ile birlikte eylemlerimiz sonuca ulaşır ve sonlu kendiliklerimiz ile şimdinin sınırlarını aşarak geleceğe taşınırlar. Yaşamsal eylemlerimiz, eylemimizi kabul ya da reddetmeyi seçme hakkına sahip öteki özgürlükleri de gerekli kılar. Sonlu ve sınırlı oluşumuz ile birlikte, eylemlerimize referans oluşturabilecek mutlaklıklar olmadığından, eylemlerimizi belirli bir risk ve belirsizlik ortamında yürütürüz. İşte de Beauvoir tam da bu noktanın bize, cilası bir etiğin olabilirliğinin kapılarını açan nokta olduğuna inanır.​
Belirsizlik Etiği
Belirsizlik etiği, birçok açıdan Pyrrhus et Cineas'taki problemlerin devamı niteliğindedir. Beauvoir yine, varoluşumuzun olumsallığına ve bundan dolayı da önbelirlenimli bir insan özü ve değer ölçütü olmadığına inanır. Ancak burada şunun altını çizmeye özen gösterir: İnsanın kendi özgürlüğünü gerçekleştirebilmesi, ötekilerin özgürlüğüne bağlıdır. Beauvoir, Belirsizlik Etiği'nden asla tam olarak tatmin olmamış olsa da, bu eseri kendisinin, felsefe tarihi anlayışı ve dolayısıyla felsefe tarihine yaptığı tek katkı olarak kalmasının yanında, uzun süre özgürlük, baskı ve sorumluluk sorunlarına ilişkin temel görüşlerinin toplandığı bir eser olarak kalmıştır.​
Eserine, insanın kendiliğindenliğinin bir dürtüsü olarak kendi özgürlüğünü, dış dünyanın baskısı altında yaşamak durumunda kaldığı trajik durumunu ortaya koyarak başlar. İnsan varoluşunun her zaman, kendi seçimi olmayan ve dolayısıyla insanın kontrolü dışında kendisini empoze eden dış dünyanın verili koşullarını aşmayı amaçlayan içsel özgürlüğünün belirsizliği içinde olduğunu ileri sürer. Dolayısıyla ahlâkî yaşam için, bu belirsizlik durumundan kaçmak yerine, onu kabul etmeliyiz.​
Sartrecı terminolojiyle Beauvoir, her insanın hiçlik olarak tezahür eden kendi paradoksal özünü, sözcüğün tam anlamıyla yadsıyamaması problemini; yani samimiyetsizlik ve başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûm bir problem durumu tanımlamaya çalışır. Beauvoir için varoluşsal bir dönüşüm bize, aynı anda özgürlüğün ve olgusallığın yollarında içimizden geldiği gibi yaşama izni verir. Böyle bir yaşam, doğal seçimlerimizdeki özgürlüğü gerekli kılar. Ayrıca, eylemlerimizin amaç ve hedefleri asla, onları seçmiş olan kişi olarak kendimizden bağımsız mutlak belirlenmişlikler olmamalıdır. Bu anlamda de Beauvoir özgürlüğü sınırlandırır. Özgürlük, kişinin her istediğini özgürce yapma hakkı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine özgür olmak, eylemlerin seçilmiş olmasından dolayı, özgürlüğün bilinçli bir kabul olduğunu öne çıkarır. Dolayısıyla, eylemlerimizin anlamı, kimi dış değer kaynaklarıyla (örneğin Tanrı, kilise, devlet ya da aile gibi) değil, fakat varolanın kendiliğinden seçim edimi tarafından belirlenir. Her birey kendi projesini (bu, bir roman yazmak olabilir, bir üniversiteyi bitirmek ya da yargıç olmak olabilir) geçekleştirmek üzere seçip belirlemeli ve amaçlarına değişmezcesine sarılmalı ve özgürlüğün gereklerinden kaçmamalıdır. Böylece, ancak seçimlerimizin ağırlığı ve kendi temel ontolojik özgürlüğümüzün sonuçları ve sorumlulukları ölçüsünde ahlâkî olarak eyleyebiliriz. De Beauvoir'ın da söylediği gibi, "kişinin ahlâklı olması ile irâdî bir varlık olması bir ve aynı şeydir."​
Bu da, şayet insan samimi ise, onun, kendisi tarafından bilinçli ve aktif olarak seçilmemiş hiçbir dışsal mutlak otoriteyi kabul etmeyeceği anlamına gelir. Bu sav en iyi, de Beauvoir'ın, metin boyunca süre giden Hegel eleştirisinde gözlenebilir. Hegel, kendisinin tartışma içinde olduğu tek filozof olmasa da (zira Kant, Marx, Descartes ve Sartre da bunlar arasındadır), o insanın özgürlüğünü dışsal bir mutlağın egemenliği altına sokarak, insanların özgürlükten kaçışlarını felsefece meşrulaştırmış birisidir. Bu nedenle Hegel, de Beauvoir için, kendisini gerçekleştirmesi ancak tarihin sonu gibi bir belirsizlikte mümkün olabilecek ve bunun için de sayısız bireyin acımasızca bu gerçekleşmeye feda edileceği bir "Mutlak Özne"yi kurmuş birisidir. Nitekim, Hegel'in Mutlak'ı, varoluşu meydana getiren bireysel insan varlıklarını korumak yerine, onları yok eden bir soyutlamayı temsil eder. Oysa, ancak tek tek bireylerin özgürlüğünü değer olarak tanıyan bir felsefe ahlâkî olabilir. Hegel, Kant ya da Marx'ınki gibi, evrensele ayrıcalık tanıyan ve tekilin küçültülmesi üzerine kurulabilen felsefeler, gerçek ahlâkî sistemler olamazlar. De Beauvoir bu tür mutlakçı filozoflara karşı, varoluşçuluğun bireysel varoluşları, kendi biricik öznellikleri ve kendi eylemlerinin sorumlulukları içinde kucakladığını ileri sürer.​
Öte yandan Beauvoir, varoluşçu etiğin bireyin kutsallığını kabul etmesi fikrine sempatisine karşın, bireyin bir toplum içinde yaşadığını ve dolayısıyla bireysel varoluşların birbirlerine bağımlı olduğu fikrini de dışlamaz. Bu anlamda her çaba ya da eylem son çözümlemede, içinde insanların yaşadığı bir dünyada yer alabileceğinden, eylemin başka insanları da etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu öne sürer.​
Beauvoir, belirlenmiş özgürlüğün karmaşıklığını göstermek için ilgili eserinde, özgürlük ile büyüyüp gelişme arasındaki ilişkiyi de tartışır. Filozofların çoğu tartışmalarına, sanki yalnızca yetişkin insanlar felsefe yapabilirlermiş gibi, tam gelişmiş rasyonel bir insan varlığı kabulü ile başlarlar. Oysa Beauvoir, özgürlüğün ya da irâdenin süreç içinde geliştiği bir çocukluk analizini de felsefesine dahil eder. Bu nedenle çocuğun henüz geçmiş ya da gelecekle herhangi bir bağı olmadığından ve eylemin de ancak belirli bir zaman dilimi içinde yerini bulup bulmadığı anlaşılabildiğinden çocuk, ahlâkî açıdan bir değerlendirmeye tâbi tutulmaz. Ayrıca çocuğun durumu, Beauvoir'a göre, değerlerin seçim konusu olmayıp verili durumda bulunduğu olgusunu görmemizi de sağlar. Zira herkes, ciddî olmanın en geçerli samimiyetsizlik olduğu çocukluk halini bir kez yaşamıştır.​
De Beauvoir insanların özgürlük ve sorumluluktan nasıl kaçtıklarını tanımlarken, kimi doğal olmayan tutumları sıralar ki, bunların tümü bir biçimde özgürlükten kaçışı imlerler. Çocuk, çocuk olarak ne ahlâklı ne de ahlâksız olduğundan, ilk samimiyetsizlik türü, sıkıntıdan ya da atıllıktan dolayı özgürlüğünü yadsırken, özgün kendiliğindenliğini sınırlandırmış olan "alt-insan" grubudur. Bu, yaşam için tehlikeli bir tutumdur, çünkü altınsan özgürlüğü yadsısa bile o, "ciddî insan" tarafından samimiyetsiz, ahlâksız ve saldırgan bir biçimde davranmaya yönlendirilerek bir piyon olarak kullanılabilir. İşte bu ciddî insan hali, özgürlüklerine nesnel ve dışsal bir standart bulmak için tüm insanların paylaşma arzusunu duyduğu en genel kaçış yoludur. Ciddî insan, özgürlüğünden kendisi adına feragat edeceği mutlak ve koşulsuz değerler arar. Ciddî tutumun kendisine seçtiği eylem türü önemli değildir -bu askerî bir eylem olabileceği gibi, sanatçılar için tin ya da politikacılar için iktidar arayışı da olabilir— önemli olan kendiliğin o eylem içinde kaybolmasıdır. Ancak, Beauvoir'm da belirttiği gibi, özgürlüğü amaç edinmeyen ya da özgürce ortaya konmayan eylemler anlamlarını zaten yitirirler. Dolayısıyla ciddî insan, özgürlüğü gerçekten istemek yerine, dışsal bir idol içinde yitmeyi göze almasından dolayı, samimiyetsizliğin tipik örneğidir. Öte yandan, tüm insanlar kendi ciddiyet değerlerini yaratmaya eğilimlidirler. Oysa ciddiyet tutumu, "Neden"in, onu yaratan insanlardan daha önemli kılındığı durumlarda bir baskıya ya da tiranlığa dönüşebilir.​
De Beauvoir'm Belirsizlik Etik'inde ulaştığı en büyük başarılardan birisi, verili durum ve mistifikasyona ilişkin çözümlemeleridir. Sartre ilk dönemlerinde, kişinin içinde bulunduğu verili durumu, aşılması gereken doğal özgürlük durumu olarak tanımlar. Verili durum, her durumda aşılması gereken bir sinirlilik demektir. Oysa Beauvoir, bazı aşılması kolay olmayan, eylemi engelleyici durumlardan söz eder. Ona göre Örneğin, köleler ya da çeşitli değer, davranış, kural ve tanrıların, kendilerinin özgür seçimi dışında kendilerine dikte edildiği çocuksu bir dünyada yaşayan pek çok kadın vardır. Bunların konumu kendi çabalarıyla değil fakat, kendileri dışındaki kurumların ve güç odaklarının zorlaması ile belirlenir. Bu insanların içinde yaşadıkları baskı ortamını aşmaları, baskının kökenleri ve sınırları bilinemediğinden düşünülemez bile. Diğer bir anlatımla bu insanların durumu, dış dünyanın doğal düzenini temsil eder. Dolayısıyla, köle ve kadının kaderleri, doğa tarafından yaratıldığı biçimiyle mistikleştirilir. Bu anlamda de Beauvoir'm da açıkladığı gibi, doğaya karşı konulamayacağından, baskı uygulayanlar baskıya maruz kalanları, doğaları itibarıyla köle ve ikincil olduklarına ikna ederler. Böylece baskı uygulayanlar baskıya maruz kalanları, kendi özgürlüklerine ilişkin bilgisizliklerinden yararlanarak, isyan etmelerini engelleme yoluyla, onları mistikleştirmiş olurlar. Beauvoir haklı olarak, baskı altında kalanların ya da mistikleştirilenlerin samimiyetsizlik içinde yaşadıklarını söylemenin çok da doğru olmadığını söyler. Onlar ancak, içinde bulundukları koşullar çerçevesinde değerlendirilip yargılanabilirler.​
Beauvoir'a göre, kendi özgürlüğünün başkalarının özgürlüğünü de gerektirdiğini ancak gerçek ahlâk anlayabilir. Tek başına olmak ya da başkalarını umursamaksızın davranmak, özgürlük değildir. Beauvoir'ın da dediği gibi, "hiçbir eylem, o eylemin başkaları açısından yaratacağı sonuçlar hesaba katılmaksızın değerlendirilemez." Dolayısıyla, eğer benim eylemim şu ya da bu biçimde köleleştirilmiş başkalarının eylemlerine halel getiriyorsa, ben gerçek anlamda özgür değilimdir. Dahası, eğer ben özgür olmayanlara aktif olarak yardımda bulunmuyorsam, onlara uygulanan baskınm içindeyim demektir.​
Beauvoir'ın İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında kaleme aldığı kitabında baskı, özgürlük ve sorumluluk gibi kavram ve sorunlarla ilgilenmesi çok şaşırtıcı değildir. Kendisi, sayısız bireyin feda edilmesini gerektiren, sorgulanamaz bir komutanın mutlak "dava" olduğuna inandırılan ve insanları suça yönelten Nazizm gibi milliyetçi hareketler içinde ciddiyet tutumunu açıkça görüyordu. Beauvoir, birdavanın bir insana hiçbir zaman tercih edilmemesi ve amaçların her zaman araçları haklı çıkarmadığı konusunda bizi uyarır. O, bu anlamda, kişisel eylemlerin ve kurbanların gerçekliğini kabul eden, her ne kadar bu tür eylemler ve kurbanlar ancak geçmiş, şimdi ve gelecekle birlikte bireylerin oluşturduğu bir toplum içinde anlamlarını bulsa da, bir varoluşsal etik geliştirebilirdi.​
Feminizm: İkinci Cins
Çoğu felsefeci Beauvoir'ın felsefeye en büyük katkısının, onun temel eseri olan The Second Sex [İkinci Cins] olduğunu kabul eder. Söz konusu eser, 1949'da iki cilt halinde yayımlandığında, bir taraftan heyecanla karşılanırken diğer taraftan acımasız eleştirilere de maruz kalmıştır. İkinci Cins öylesine yankı uyandırdı ki, Vatikan onu (The Mandarins adlı romanı ile birlikte) yasaklamak durumunda kaldı. İkinci Cins'in yazıldığı sıralarda kadın üzerine feminist perspektiften yazılmış felsefe kitabı yok denecek kadar azdı. Elkitabı türünden kitaplar dışında, kadınların üzerindeki baskıya dair gerek tarihsel gerekse modern dönemlere ait yazılmış kitap hemen yok gibiydi. İkinci Cins hem araştırma kapsamının genişliği hem de derinliği ile felsefe alanında feminizm ve kadın araştırmalarına dair yazılmtş temel metinlerden biri oldu.​
İkinci Cins'in temel tezi, kadının erkeğe göre ikincil olma anlamında "öteki" konumunda tutulduğu düşüncesi etrafında şekillenir. Beauvoir, Hegelci ve Sartrecı felsefeyle birlikte, kendiliğin, kendisini bir özne olarak tanımlayabilmesi için ötekiliğe gereksinim duyduğunu; dolayısıyla, ötekilik kategorisinin, kendiliğin bir kendilik olarak kurulması için zorunlu olduğunu ileri sürer. Oysa kendilik anlayışı, kendiliğin ötekiliği nesneleştirmesine benzer biçimde, öteki tarafından nesneleştirildiğini varsayar. Beauvoir'ın kadının durumuna ilişkin kendi araştırmalarında ortaya koyduğu tez ise, kadının, kendilik rolünün sahibi olan erkek tarafından hep öteki olarak tanımlandığı biçimindedir. Beauvoir'ın Giriş bölümünde açıkladığı gibi kadın, "önemsiz, aslînin karşıtı olarak aslî olmayandır. Erkek Öznedir, Mutlaktır, kadın ise Öteki." Beauvoir ayrıca, insanın varoluşunun aşkmlık ile baskı arasında bir konumda olduğunu, ancak erkeğin eylemleriyle kendi aşkınlığını ifade edebilirken, kadının, kendisini tekrar eden ve yaratıcı olmayan bir yaşama zorlandığını öne sürer. Buradan da Beauvoir, bunca eşitsiz bir ilişkinin nasıl oluştuğunu ve hangi yapıların, tutumların ve önkabullerin bu eşitsizliği bir sosyal güç haline getirdiğini araştırmayı önerir.​
Araştırma iki ana bölüme ayrılmıştır. İlk bölüm, kadınlar hakkındaki "Olgular ve Mitler"! biyo-bilimsel, psikanalitik, materyalist, tarihsel, edebî ve antropolojik bakış açılarından irdeler. Burada Beauvoir söz konusu her bir bakış açısının, kadını erkeğin ötekisi olarak tanımlamasındaki yetersizliklere dikkati çeker. Ancak bu bakış açılarından her biri, yine de kadını "öteki cins" olarak ortaya koymaktadır. Örneğin, biyolojik ve tarihsel irdelemelerde kadının, hamilelik, emzirme ve aybaşı hali gibi, erkeğin yaşamadığı belirli durumlar yaşadığını ve bunun da kadının yapısında bir farklılık yarattığını belirtir. Ancak bu fizyolojik oluşumlar kadının erkeğe göre daha aşağı olmasını gerektirmez, çünkü biyoloji ve tarihin verileri, tarafsız bir gözlemcinin tespit ettiği "olgular" olmayıp, belirli bir bakış açısından toplanan ve ona göre yorumlanan verilerdir. Bunun yanında psikanaliz ve tarihsel materyalizm kadının, cinsel, ailevî ve sosyal yaşamına dair kayda değer bakışlar kazandırsa da, resmin tamamını vermekte yetersizdir. Öte yandan psikanaliz gerçekliği göz ardı ederken, tarihsel materyalizm de, maddî koşullara indirgediği olguların varoluşsal önemini dikkatten kaçırır.​
Birinci kitabın felsefe açısından en zengin tartışması, Beauvoir'ın mitlerle ilgili çözümlemesidir. Burada Beauvoir, önceki çözümlemelerin (biyolojik, tarihsel, psikanalitik vb.), "ebedî dişillik" mitinin geliştirilmesine nasıl katkı yaptığını ortaya koymaya çalışır. Kadına ilişkin birçok miti içinde barındıran (annelik, bakirelik, anavatan, doğa vb.) bu paradigmatik mit, kadını, olası tüm bireysel farklılıklarını yadsıyarak, olanaksız bir ideal kadın tuzağına düşürmüştür. Aslında ebedî dişillik mitinin idealleştirdiği beklentiler, olanaksız beklentilerdir, zira mitin iletileri hem çelişiktir hem de binişiklik göstermektedir. Örneğin, tarih bize kadını, bir yandan ana ve koruyucu melek olarak sunarken, diğer yandan da ölümün habercisi olarak tanıttığı örnekler verir. Söz gelimi, erkeğin, doğmuş olmasından duyduğu hisler ile ölecek olmasından duyduğu hisler arasındaki çelişki, her iki olayın da sorumlusu olan anneye yansıtılır. Böylece de, kadın hem anne olarak sevildiği, hem de ondan nefret edildiğinden, tek tek anneler de kaçınılmaz çelişkiye düşerler. Hemen her dişillik mitinde görülen bu binişik ve çelişik figürden dolayı kadınlar, haksız sorumluluklar yüklenir ve varoluşlarından utanırlar.​
İkinci kitap, Beauvoir'ın ünlü "kadın doğulmaz, kadın olunur" savıyla başlar. Beauvoir bu savıyla, kadınların (dönem ve kültür farkı gözetmeksizin) "dişil" doğduklarını, fakat sosyal telkin yoluyla dişilliklerinin pekiştirildiğini savunan anlayışı yıkmayı amaçlar. İkinci kitabın ilk bölümü, geniş bir tanım ve gözlem tabanı üzerinde, kadının çocukluktan başlayıp genç kızlık döneminden sonra ilk cinsel deneyimine dek olan eğitim sürecini irdeler. O bu bölümde, her bir dönem için kendini aşma ve erkeğin "aktif" ve "öznel" rolü adına, kadının kendi özneliğinden nasıl feragat ettiğini, giderek nasıl daha "pasif" ve "yabansı" hale gelmeye zorlandığını serimler. Kadının pasifliği ve yabansılığı daha sonra, Beauvoir'ın, "tanımlanmışlık" ve "haklılaştırım" dediği boyutlarda irdelenir. Beauvoir, kadının yaratım ve üretim yoluyla kendini aşmak yerine, çocuk sahibi olma, evi çekip çevirme ve erkeğin cinsel enerjisinin boşaltım nesnesi olmaya nasıl zorlandığını göstermek için kadınlık, annelik, fahişelik kavramlarını tartışır.​
Cinsiyet ayırımı yapmaksızın her insanın mutlak ontolojik özgürlüğüne ilişkin varoluşsal inancından dolayı Beauvoir, erkeğin, kadının özgürlüğünü yok etme ya da kadını kendi özneliğinin "nesne"sine dönüştürmede başarılı olamadığını söyler. Ona göre kadın, nesneleştirilmesine, yabansılaşmasına ve baskıya maruz kalmasına karşın, aşkın bir özgürlüğü korumuştur.​
Her ne kadar kadının "öteki" rolünü yüklenmesinin kendi hatası olduğunu söyleyemesek de, onun kendi konumundan hiç sorumlu olmadığını da söyleyemeyiz. Belirsizlik Etik'indeki tartışmada da belirtildiği gibi, Beauvoir insanın, temelsiz değer ve inançlar adına kendi sorumluluklarından kaçabildiği pek çok olası samimiyetsizlik durumu olduğuna inanır. Nitekim, ataerkil kültür içinde yaşayan birçok kadın da, sorumluluktan kaçmanın kendisine kazandıracağını sandığı kimi kazanımlar adına söz konusu eyleminden dolayı suçlu olduğundan, bazı noktalarda kendi esaretinden sorumludur ve kendi esaretinde suç ortağıdır. Beauvoir, kadının kendi özgürlüğünden kaçındığı üç tutumdan söz eder: "Narsist kadın", "aşık kadın" ve "mistik kadın". Her üçünde de kadın, kendi özgürlüğüne olan inancını nesneleştirilmeye kurban ederek yadsımıştır; ilkinde nesne kendisidir, ikincisinde sevilen kadındır, üçüncüsünde ise mutlak ya da Tanrı'dır.​
Beauvoir çalışmasını, kadının özgürleşmesi ve kendiliğini yeniden ispat etmesi için zorunlu olan kimi somut taleplerle bitirir. Bu taleplerden ilki ve en önemlisi, içereceği tüm risk, tehlike ve belirsizliklere karşın, onun kendi özgür seçimleri yoluyla kendisini aşmasına izin verilmesi gereğidir. Nitekim modern kadın, "erkekleri küçümsemenin yollarını aramak yerine, erkekler gibi düşünmekten, eyleme katılmaktan, çalışmaktan, yaratmaktan ve kendisini onun eşiti olarak tanımlamaktan dolayı kendisiyle iftihar etmektedir." Kadının eşitliğini güçlendirmek için o, evrensel çocuk yuvaları gibi kurumlarda eşit eğitim talebinin yanında, gebelikten korunma ve kürtajın yasallaşması, daha da önemlisi, kadınların erkeklerden ekonomik bağımsızlık ve özgürlüklerini kazanmaları gibi kimi değişiklikler de önerir. O, kadınların ekonomik bağımsızlığa ulaşabilmesi için belirli ölçülerde de olsa, üretici işgücünden yararlanması gerektiğini söyler. Ona göre, çoğunlukla statik bir kurum olan evlilik kurumu da, diğer pek çok doğal tercih gibi aktif olarak seçilerek oluşturulan bir kurum olmalıdır.​
Beauvoir, erkekler kadınları liberal ya da ikinci-dalga feminizm hareketleri içinde nasıl konumlandırıyorlarsa, kadınların da, benzeri etkinlik ve eylemlerinin desteklenmesi gerektiğini söyler. Kadınlara da erkeklere davranıldığı gibi davranılması gerektiğini ve yasaların, geleneklerin ve eğitim sisteminin bunu teşvik edecek biçimde düzenlenmesi gerektiğini söyler. The Second Sex, cinsiyet, sınıf ve yaş ayırımı yapmaksızın her bireyin kendisini tanımlaması ve özgürlüğünün sorumluluğunu yüklenmesi için cesaretlendirilmesi gerektiğini de çokça vurgular. Bu ise ancak, yalnızca evrensel kurumlara değil, fakat bir belirsizlik konumunda bulunan bireylere de odaklaşarak başarılabilir.​
Ek Bilgiler
1- Sorbonne’daki sınıf arkadaşları ona “le Castor” (kunduz) lakabını takmıştı. Bu, sahip olduğu azimli çalışma ahlakına yapılan bir göndermeydi.​
2- Beauvoir, Pulitzer ödülünün muadili olarak görülen Fransız edebiyat ödülü “Prix Goncourt” kazandı. Ödüle “Les Mandarins” adlı romanı ile 1954 yılında layık görülmüştü. Romanında akademik çevreleri alay konusu ediyordu.​
3- 1971 yılında kürtajın serbest bırakılması için mücadele etti. Diğer ünlü Fransız kadınları ile birlikte yasa dışı kürtaj yaptırdıklarını itiraf eden bir bildirge imzalamıştı. Kürtaj Fransa’da 1974 yılında yasallaştı.​
S. de BEAUVOIR, Pyrrhus et Cineas, Paris, Gallimard, 1944; S. de BEAUVOIR, The Ethics of Ambiguity, New York, Philosophical Library, 1948; S. de BEAUVOIR, The Second Sex, London, 1953; S. de BEAUVOIR, Must We Born Sade?, London, 1953; R. EVANS(ed), On Re-reading The Second Sex, Manchester, Manchester University Press, 2000; T. KEEFE, Simone de Beavoir: A Study of Her Writings, London, Harap, 1983; A. WHITMARSH, Simone de Beauvoir and the Limits of Commitment, Cambridge, Cambridge University Press, 1981.​
Felsefe Ansiklopedisi / Ahmet Cevizci​
Entelektüelin Kutsal Kitabı - Biyografiler / Noah D. Oppenheim, David S. Kidder​
Ayrıca, bkz., ETİK, ETİĞİN TARİHİ, FEMİNİZM, SARTRE, VAROLUŞÇULUK.​
 
Konuyu Başlatan Benzer Konular Forum Cevaplar Tarih
Piramit Asiler ve Reformcular 0
Piramit Asiler ve Reformcular 0

Çevrimiçi Üyeler

Şu anda çevrimiçi üye yok.

Forum İstatistikleri

Konular
1,544
Mesajlar
2,321
Cevaplanmamış Sorular
2
Cevaplanmış Sorular
707
Üyeler
19
Son Üye
Selin deniz